Çek O Kirli Dilini Tabağımdan: Beslenmede dezenformasyon toplumu tehdit ediyor

Çek O Kirli Dilini Tabağımdan: Beslenmede dezenformasyon toplumu tehdit ediyor

Mutfakta Başlayan Medeniyet Mücadelesi

İnsanlığın medeniyet yolculuğu ateşle başladı. Ateşin kontrol altına alınması, tarımın sistematik hale gelmesi, gıdanın saklanması ve paylaşılması; yalnızca hayatta kalma refleksi değil, şehirlerin, kurumların ve ortak yaşam kültürünün temelidir. Ne var ki bu binlerce yıllık birikim, son dönemde bilimsel bilgi yerine; kanaate, korkuya ve dini duyguların istismarına dayanan söylemlerle hedef alınmaktadır.

Türkiye’de son yıllarda beslenme tartışması, sağlıklı yaşam ekseninden çıkarak, toplumu sürekli tedirgin eden bir “algı” alanına dönüştü. Gıda ve beslenme üzerinden üretilen bu söylemler, bilgilendirmekten çok korku yaymakta, bireylerin rasyonel karar alma kapasitesini zayıflatmaktadır.

Bilimin, deneyin ve kurumsal denetimin yerine; sezgi, kişisel yorum ve yüksek sesle dile getirilen iddialar geçti. Gıda mühendisliği, beslenme bilimi ve tıp gibi alanlar yok sayılarak itibarsızlaştırılırken; herhangi bir akademik ya da mesleki yetkinliği olmayan kişiler, milyonlara neyin “sağlıklı/sağlıksız, helal/haram, zararlı/faydalı ya da fıtrata aykırı” olduğu konusunda kesin hükümler verir hale geldi. Bunu “eleştiri ve toplum sağlığı” maskesinin ardına saklamaya çalışan bu art niyetli kişiler maalesef özellikle sosyal medya aracılığıyla daha çok karşımıza çıkmaya başladı. Eleştiri, bilim ve sürekli gelişim için çok önemli bir araçtır. Buradaki sorun, eleştirinin bilgiye değil cehaletin cesaretine ve özgüvenine dayanması. Uzmanlık kavramı bilinçli biçimde bulanıklaştırılmakta; eğitim, metodoloji ve yetkinlik arasındaki bağ koparılmaktadır. Sonuçta toplum, neye güveneceğini bilemez hale getirilmektedir.

Dezenformasyonun en kırılgan alanlarından biri ise çarpıtılmış dini kavramlardır. İnanç, bireyin yaşamın her alanında ahlaki pusulası olması gerekirken; çarpık söylemlerle korku ve suçluluk üreten bir baskı aracı haline gelmektedir. Kişiler, ne yediğinden emin olamayan, sürekli yanlış yapma kaygısıyla yaşayan bireylere dönüşmektedir. Oysa devletler ve inanç toplulukları bu konuda da (Halal - Kosher) uluslararası yapılar inşa etmişler ve kitlelerin güvenilir gıdaya erişimi konusunda son derece titiz çalışmalar yürütmektedirler.  

Denetimleri yok saymak, cehalet değilse ihanettir!..

Bu noktada önemli bir gerçek göz ardı edilmektedir: Ne dünyanın herhangi bir ülkesinde ne de ülkemizde gıda üretimi keyfî değildir, olamaz. Üretim süreçleri; bilimsel verilerle hazırlanmış yasalar, yönetmelikler ve standartlar çerçevesinde yürütülür. Hiçbir üretici, bu düzenlemelerin dışında yasal olarak üretim yapamaz. Globalde FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü), FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi), WHO (Dünya Sağlık Örgütü), EFSA (Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi)  yerelde de Tarım ve Orman Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı başta olmak üzere ilgili kamu kurumları; denetim, izlenebilirlik ve yaptırım mekanizmalarıyla bu sistemin kuralını koyar ve takip eder. Kurumsal yapının toptan yok sayılması veya itibarsızlaştırılmaya çalışılması, yalnızca devlete değil, toplumun gıda güvenliğine de zarar verir.

Modern gıda tedarik zincirleri, kamu denetimleri ve erişilebilirlik imkânları görmezden gelinmekte; şehirlerde yaşayan milyarlarca insan bilinçsiz ve sağlıksız beslenen bireyler gibi sunulmaktadır. Oysa hijyen, izlenebilirlik ve gıda güvenliği standartları, tam da bu kurumsal altyapı sayesinde mümkündür ve işletilmektedir.

Doğallık Romantizmi

Bugün dünyada yaklaşık 8,3 milyar insan yaşıyor ve bu sayının 6,5 milyardan fazlası şehirlerde hayatını devam ettiriyor. Tüm bu insanlar gıda tedarik zinciri yönetimiyle sağlıklı bir şekilde besleniyorlar. Ve fakat romantize edilen “doğallık” anlatısı, bilimsel alt yapıdan koparıldığında ‘sağlıklı’ gıdayı erişilmesi güç bir ayrıcalığa dönüştürüyor. Kanaatin bilgiye galip geldiği bu zemin, toplumsal ölçekte ciddi bir risk yaratıyor. Öte yandan sözüm ona bazı ‘doğal ürünler’le sponsorluk ve destek kapsamında iş birliği yaparak gıda üretimindeki bilimsel ana aksı hedef alanların durumu daha da vahim. İnsanların iyilik arayışını manipüle ederek kâr sağladığını zanneden bu türedi kişiler’in bir kısmı kümülatif güvene verdiği zararla sağlıklı beslenmenin geleceğine ateş ediyorlar. Bu nedenle de yaşanılanları basit bir “yanlış bilgilendirme” çerçevesine sığdırmaya çalışmak kabul edilemez. Sürekli korku üreten, bilime ve kamu kurumlarına duyulan güveni zedeleyen, beslenme davranışlarını bozan bu yapı, fiilen bir “beslenme terörü” işlevi görmektedir.

İnsanlığın medeniyet mücadelesi mutfakta başlamıştır. Tarım, pişirme, saklama ve paylaşma; ortak aklın, bilginin ve kurumsal düzenin ürünüdür. Bu zemini yok sayan her söylem, yalnızca beslenme alışkanlıklarını değil, toplumsal düzeni de zayıflatır.

Kurumsal yapının toptan yok sayılması veya itibarsızlaştırılmaya, çalışılması yalnızca devlete değil, toplumun gıda güvenliğine zarar verir.

Beslenme meselesi, ne yediğimizden çok nasıl karar verdiğimizle ilgilidir. Hurafe, korku ve kötü niyetli saptırma ile mi hareket edeceğiz, yoksa somut verilerle oluşmuş kurallara dayalı ve bilimle mi yol alacağız? İşte tam da bu noktada diyoruz ki; “Medeniyet, bu tercihlerle şekillenir”.

Bugün ihtiyaç duyulan şey; paniği değil aklı, suçlamayı değil sorumluluğu, kişisel kanaatleri değil bilimsel ve hukuki çerçeveyi güçlendirmektir. Bu zemine oturtulmayan tüm iletişim faaliyetleri topluma ve kamu sağlığına zarar verir. Mutfakta kaybedilen bu mücadele, çok daha geniş sağlık sorunlarına yol açar ve toplumsal bedel üretir, bedel ödetir.